Gazeteci Yazar Recep Yazgan, ‘Taşrada Gazeteci olmak’

Gazeteci Yazar Recep Yazgan, Türkiye Gençlik Vakfı – TÜGVA Samsun Şubesi Mesnevi Yurdu’nda, ‘Taşrada Gazeteci olmak’ konulu bir konuşma yaptı.

Gazeteci Yazar Recep Yazgan, ‘Taşrada Gazeteci olmak’

Konuşmasına Şair Mütefekkir İsmet Özel’in, “Medya’nın gücü yoktur, gücün medyası vardır” sözleriyle başlayan Yazgan, “Bu cümleyi şimdilerde, ‘sosyal medyanın gücü yoktur, gücün sosyal medyası vardır’ şeklinde değiştirebilmemiz pekâlâ mümkündür” dedi.

Gazeteci Yazar Recep Yazgan, “Düşünün ki Amerika seçimlerinde Donald Trump’un sosyal medya paylaşımlarının, sosyal medyanın iplerini elinde bulunduranlar tarafından silindiği, sosyal medya hesaplarının kapatıldığı bir şimdilerden bahsediyoruz” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü;

‘Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu’ derdik ya eskiden, bugün de ‘sosyal medya icad oldu mertlik bozuldu’ dersek aynen yeridir yani.

Bakın şimdi;

Teknoloji ve onun sihirli, efsunlu icatlarından olan, efsunlu, sihirli ve tesirli icatlarından olan medya sayesinde gurbet hissini, hasretlik duygusunu yaşayamaz hale geldik.

Özlediğimiz, sevdiğimiz insanların telefon ve sosyal medya uygulamalarıyla, sesini, görüntülerini istediğimiz zaman görebiliyoruz.

Eskiden bir mektup için 15 gün gidiş ve 15 gün de geliş bir ay hasretle beklerdik. Şimdi mektup kalmadı, insan sosyal medyaya bakmadan 15 dakika geçiremez hale geldi.

Eski bir Çin bedduası varmış Tuhaf zamanlarda yaşayasın diye…

Evet, bu zamanlarda biz, o eski Çin bedduasına tutulmuş gibi ‘tuhaf zamanlarda yaşıyoruz.’

Konuşmamızın başlığı Taşrada Gazeteci olmak…

Şimdi bu yaşadığımız çağda taşra mı kaldı ki, Taşrada Gazeteci olmak üzerine konuşabileyim.

Dünya küreselleşti, teknoloji aldı başını gitti ve bugün taşra diye bir şey kalmadı.

Sadece taşra mı?

Gurbetlik bitti, hasretlik gitti ve âşıklık yitti…

Öyle bir garabet bir durum ki bu, aşk ile hasretlik ve gurbet arasındaki mesafe, neredeyse tamamen kapanmış olmasına rağmen yakın bir gelecekte vuslat yani kavuşma da mümkün görünmüyor.

Çünkü gerçekler yerini sanal gerçekliğe bıraktı.

Hayatımızın her yanını kuşatan bu muşamba dekor ve bu sanal gerçeklik, bizlere yaşayabileceğimiz hakiki bir mekân ve gerçek bir zaman bırakmadı.

Her şeyin sahtesini yaşıyor, her durum ve her duygunun yerine daha kısa ve daha hızlı ve daha yapay olanını tercih ediyoruz.

Bu sahte ve suni tercihlerimiz bizi gurbetten ve hasretlik duygusundan uzaklaştırıyor.

Aslında uzaklaştırmıyor; teknoloji mesafeleri daraltarak, uzakları yakın hale getiriyor ve gurbeti ortadan kaldırıyor.

Gurbet kalmayınca hasret ve hasretlik duygusu olmayınca aşkın kristali çatlıyor, sahicilik yok oluyor.

Ve biz bu tuhaf zamanlara teknoloji veyahut iletişim çağı diyoruz.

Teknolojinin bir fayda olarak insanoğluna sağlamış olduğu uzakların yakın hale getirilmesi imkânı, bir hız saplantısı ve tutkusuna dönüşerek önüne gelen her şeyi un ufak eden bir tahtakurusu gibi özümüzü, ruhumuzu kemiriyor.

Elimizdeki telefonlara ve sosyal medyaya sadece birer konuşma, birer iletişim aracı değil, sevdiğimizin sesini duyabildiğimiz, resmine, görüntüsüne ve şimdiki haline bakabildiğimiz sihirli totemler muamelesi yapıyoruz.

Dikkat ettiniz mi, hiç düşündünüz mü bilmiyorum ama bence bu aletler yani teknoloji her şeyden önce bizdeki mucize inancını yok etti; nereden geldiğimizi unutturdu, bizi bu dünyanın kalıcılığına yani sonsuzluğuna inandırdı.

Bizi hasretten, bizi özlemekten alıkoydu; asıl gurbetimizi unutturdu.

Evet, sevgili ile aramızdaki mesafeyi teknoloji ile yakınlaştırdık ama ulûhiyetten ayrılığın meydana getirdiği gurbet duygusunu tamamen unutmuş durumdayız.

Şimdi biz gerçek gurbetin, insanı dünyaya indirilmesiyle başlayan sevgiliden yaratıcıdan uzaklık olduğunu mümkün değil kimselere anlatamaz olduk.

Sanal gerçeklik aşkı, gurbeti, hasreti, firkati, firakı, hicranı yeniden tanımlayarak hepsinin içini boşalttı.

Bunların ruhi değil, bedensel duygular olduğunu zannetmeye başladık.

Ömrümüzü bedenimizin tatmini için harcar hale geldik.

Halbuki Bezm-i elestte verdiği sözden sonra dünyaya indirilen insanın alem-i bekâdan, âlem-i fenâya göçüydü bizim için gurbet…

Değil mi?

Gurbet yani hasretlik âşığın en büyük derdi, en derin ıstırabı ve türkülerinin ve şarkılarının ve şiirlerinin ilham kaynağıydı.

Dolayısıyla arkadaşlar,

Artık taşra diye bir kavram kalmadı. Bu kelimenin sınırı da ülkelerin sınırları gibi, isim olarak, fiziki olarak var ve fakat gerçekte yok.

Ne kadar olumlu bir yan bulmaya çalışsak da kabul etmeliyiz ki ‘taşra’ kelimesindeki bir olumsuzluk durumu vardır.

Bu yüzden bir yazara, bir şaire belki bir ressama taşralı yakıştırması yapmakla onu ötekileştirmiş, iyi sanatçıların iyi şairlerin bulunduğu alanın dışına atmış oluruz.

Gazetecilikte de böyle…

Bir gazeteciyi taşralı yapan neydi, yerel haber yapması.

Ama artık sosyal medya sayesinde yerel haberde ulusal hale gelmiş durumda.

Benim yapmış olduğum bir haberi internet sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir cep telefonu kullanıcı okuyabiliyorsa, demek ki taşrada gazeteci olmak diye bir şeyden bahsedemeyiz.

Ve yerel olan da yani yerel haber de post modernizmin ve post kapitalizmin bir ürünü haline gelmişse…

Taşra da artık küresel olanın bir parçası haline gelmiş demektir.

MODERN İNSANIN DOĞUŞU

Peki ama insanlık bu hale nasıl geldi, nasıl getirildi?

Önce mucizeyi unuttuk. Mucizeden yan bir yaratıcıdan ve yaratıcının müdahalesinden uzaklaşmış, uzaklaştırılmış olan insan alelade bir mahlûk haline geldi.

Bu nasıl oldu?

Kopernik’in ‘Gök Cisimlerinin Devrimi Üzerine’ kitabı, Dünya Merkezli Evren Modeli’ni yıkarak modern insan trajedisinin başlangıcı oldu.

Kitap, yalnızca astronomiyle ilgilenenler tarafından anlaşılsın diye yazılmış ve üstelik Papa’ya ithaf edilmişti.

Kitaba önsöz yazan ilahiyatçı Andreas Osianderön’ün Papa’dan Kopernik adına özür dilemesi tepkilerin şiddetini azaltmıştı.

Fakat Bruno, Kopernik kadar şanslı değildi.

Sadece Kopernik’ten değil Müslüman gökbilimcilerinden de etkilenen Bruno, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü, bir Güneş sistemi değil daha fazla Güneş sistemi hatta galaksilerin olduğunu iddia ediyordu.

Dünyayı Güneş sistemindeki herhangi bir gezegen seviyesine indiren bu görüş kiliseye göre, ‘Göklerdeki Baba’nın kutsallığına ve hükümranlığına bir saldırı, otoritesine bir başkaldırıydı.

Kilise, şirk olarak ilan ettiği Bruno’yu, düşüncelerin kökünü kazımak için diri diri yakarak öldürdü.

Sonra gelen Galileo, bir gökbilimci olarak, ikisi de ilahiyatçı olan Kopernik ve Bruno’nun teorilerini gözlemleriyle ispatladı.

‘İki Ana Dünya Sistemi Üzerine Diyalog’ kitabındaki görüşleri sebebiyle Engizisyon mahkemesinde yargılandı.

Delalet içinde olduğuna hükmedildi. Tövbe etmeye ve yazdıklarından caymaya zorlandı.

Tövbe ederek kilisenin görüşlerine boyun eğdi, ölümden kurtuldu. Hayatının geri kalan kısmında ev hapsine mahkûm edildi.

Galileo’nun ölümden kurtulduktan sonra, Dünya’nın Güneş etrafında ‘ben dönmüyor desem de dönüyor’ diye fısıldadığı söylenir.

Güneş Merkezli Evren Sistemi, Dünyayı aleladeleştirince, insanın ‘Yaratılmışların en şereflisi - eşrefi mahlûkatlığı’ da sorgulanmaya başlandı.

İnsanın mahlûklardan bir mahlûk olduğunu ispat etmeye çalışan çeşitli görüşler ortaya çıkmaya başladı.

Bu görüşler ile dünyanın başına gelen, insanın da başına geliyor ve insan, Tanrı’nın seçkin kulu mesabesinden yaratılmışlardan bir yaratık seviyesine indiriliyordu.

Evrende Dünyanın aleladeliğinden, Darwin’in tür olarak hayvanın devamı olduğu görüşüyle, insanın dünya üzerinde aleladeliği düşüncesine geçildi.

Böylece insan da tahtından indirildi, canlılardan bir canlı haline getirildi ve insanın metafizik anlamı yok edilerek Tanrı ile insan arasındaki kutsal bağ kopartılıp atıldı.

Dünya hayatında, iyi ve kötüyü ayırt etmeyi sağlayan günah ve sevabın da pek bir anlamı kalmamış oldu.

Tanrının gözdesi İnsana öldürücü son darbelerden birisini de Freud vurdu.

Ona göre türler arasında en gelişmiş olan İnsanın davranışlarına yön veren bilinçaltıdır.

Bilinçaltı, hayvan ile insan arasındaki evrim bağının sürekliliğini sağlayan, hayvanlarda içgüdü dediğimiz şeyin evrimleşmiş ve daha karmaşık hale gelmiş olan hafıza merkeziydi.

Ya da İnsana yön veren bilinçaltı, bilincin altında değil dışında ve bilinci tesiri altında tutan hayvani insiyakların - içgüdünün evrimle gelişmiş bir sürümüydü…

Şimdi, insanın bir hayvan türü olduğunu ispata çalışan Darwin ile Maslow arasında 88 yıl var.

Metafizik bir ihtiyacı olmayan, tamamen hayvani içgüdülerle yaşayan insanın ömrü Maslow’a göre şu ihtiyaçlara göre tamamlıyordu;

Fiziki İhtiyaçlar; nefes alma, yeme, içme, uyuma, haz alma…

Güvenlik İhtiyaçları; beden bütünlüğü, barınma, korunma…

Sosyal İhtiyaçlar; sevmek ve sevilmek; arkadaşlık, aile, mahremiyet…

Saygınlık İhtiyacı; statü, başarı, itibar, tanınma…

Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı; erdemli olma, problem çözme, gerçekleri kabullenme…

Bakın, ruhsuz insanın, İsa çarmıha giderken dudaklarından dökülen şu cümleleri söylemeye artık ne hakkı ne mecali kalmış;

“Tanrım beni neden terk ettin?”

Şimdi Tanrı sormalı insana beni neden terk ettin diye?

ŞEYH GALİP JEAN BAUDRİLLARD

Jean Baudrillard adında Fransız bir filozof var. Ona Postmodern rahip de diyorlar ama o bunu kabul etmiyor.

Ondan bahsetmemin sebebi bir röportajında, şöyle bir cümle kurmuş olması;

“Dünyanın karşı karşıya kaldığı krizleri çözecek tek kaynak var artık: İslâm. Ama biz İslâm''ı keşfetmek yerine yok etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.”

Simülakrlar Ve Simülasyon isimli eserinden bir alıntı yapayım;

İmajın dört safhası vardır;

1) imaj, derin bir gerçekliğin yansımasıdır

2) imaj, derin bir gerçekliği maskeler ve doğasını bozar,

3) imaj, derin gerçekliğin olmayışını maskeler

4) imajın herhangi bir gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur: o, artık kendi saf simulakrası olmuştur.

Simülasyon tarafından gerçeklikle bağı tamamen koparılan imaj böylece bir simulakra haline gelmiştir. İç içe geçmiş simulakralar düzeninin en mükemmel modelini Disneyland oluşturmaktadır.

Disneyland, Amerika’nın objektif bir minyatürü şeklinde sunulmakta ama aslında “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerikanın bütünüyle bir Disneyland olduğu gerçeğini gizlemek için Disneyland vardır. Disneyland’ın hayali olarak gösterilmesinin amacı, onun dışında yer alan şeylerin yani kopyası olduğu Amerika’nın gerçek olduğuna inandırmak içindir.

Burada söz konusu olan şey, gerçekliğin yanlış bir temsili değildir. Söz konusu olan, gerçeğin artık gerçek olmaktan çıktığını gizleyerek gerçeklik ilkesini kurtarmaktır.

Demiştik ya, bu yüzyılda hasret ya da gurbet yok; aşk da yok. Bir boşluk var içimizde. Bu boşluğu neyle dolduracağız. İşte bu boşluğu gerçeğin similakralarıyla dolduruyoruz.

Sosyal medya ya da daha büyük ve daha gerçek anlamıyla medya bir sümülasyon düzlemi ve bu sümülasyon içinde belki üzerinde hasret, gurbet aşk vesaire bütün kavramlar hepsi birer simülakra…

Hiç birinin gerçeğini yaşamıyoruz sadece birer imajını bire kopyasını yaşıyoruz.

Bu kopyalar ya da bu imajlar, derin bir gerçekliğin yansıması olarak gerçekliği maskeliyor ve aslını esasını bozuyor ve imaj ve kopyalar bir gerçekliğin olmayışını da maskeliyorlar…

Bu imaj ve kopyaların aslında herhangi bir gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur: o sadece gerçekliğin yerine konmuştur artık ondan gerçeğin kopyası olarak da bahsedemiyoruz çünkü o saf bir simulakrası olmuştur.

Bunları Şeyh Galip’in, “Bir reng-i nümâyiş ten ibârettir edâmız/ Bî-sûd u ziyân şu’le-i yâkut-ı teriz biz.” (Tavrımız yanıltıcı bir görünüşten ibarettir. Aslında ne yararımız ne zararımız olan temiz yakutun bir parıltısıyız biz.)

dizesiyle birlikte düşündüğümde şöyle bir gerçekliğe düşüyorum; Demek ki bu dünya da bir simülasyon. Ahiret yurdunun simülasyonu.

Demiştim ki yukarıda bir yerde;

Sanal gerçeklik aşkı, gurbeti, hasreti, firkati, firakı, hicranı yeniden tanımlayarak hepsinin içini boşalttı.

Bunların ruhi değil, bedensel duygular olduğunu zannetmeye başladık.

Ömrümüzü bedenimizin tatmini için harcar hale geldik.

Halbuki Bezm-i elestte verdiği sözden sonra dünyaya indirilen insanın alem-i bekâdan, âlem-i fenâya göçüydü bizim için gurbet…

Değil mi?

Baudrillard’ın sözüne geri dönmek istiyorum;

“Dünyanın karşı karşıya kaldığı krizleri çözecek tek kaynak var artık: İslâm. Ama biz İslâm'ı keşfetmek yerine yok etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.”

Şimdi büyük soru şu; Baudrillard, İslam’da bizim göremediğimiz neyi görmüş de, Dünyanın karşı karşıya kaldığı krizleri çözecek tek kaynak olarak sunmuş olabilir?

Ben bu soruya kendi zaviyemden şöyle bir cevap vererek sohbetimizi bitirmek istiyorum;

İslam, insanı mahlûklardan bir mahlûk olarak görmez. Bütün bu alem insan için yaratılmıştır.

İslam, aydınlanmacıların, pozitivistlerin, Güneş Merkezli Evren Sistemcilerin aleladeleştirdiği insana yeniden ‘Yaratılmışların en şerefelisi - eşrefi mahlûkatlık seviyesine çıkabilmesi için değerlerinin yeniden inşasını teklif eder;

Buna Makasüdüş Şeria, yani şeriatın korunmasını emrettiği beş şey diyoruz.

Nedir bunlar;

1 Hayat yani canın korunması

2 Neslin yani nesep ve ırzın korunması,

3 Aklın korunması,

4 Malın korunması ve

5 Dinin korunmasıdır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER